14 Mart 2015 Cumartesi

DÖNÜŞ

Uzun zamandan sonra bloguma geri döndüm. Oh be! Evlilik telaşesi ve hazırlıklarından dolayı ara vermiştim aslında. Fakat baktım, bu ara çok uzamış. 



Fırsat yaratamadım ya da kendimi ayarlayamadım belki sebebini bilmiyorum ama yazamadım işte. Şimdi buradayım. 

Evlendim ve bu satırları kendi evimden yazıyorum. Yokluğumda bol kitap okudum, filmler izledim. Ee, evlenince işten ayrılmıştım haliyle vaktim boldu :) Şimdi onları paylaşma zamanı geldi!

Yazmaya başlayınca yeniden nefes aldığımı hissettim. En iyi bildiğimi düşündüğüm ve beni rahatlatan şey yazı yazmak, karalamak. Şimdi tekrar deneyelim bakalım, hoşbuldum!




20 Eylül 2013 Cuma

Doctor Who Kartlarım


Bir İngiliz kült yapımı haline gelen Doctor Who'yu severek izliyorum efenim. Şu sıralar tatilde olduğu için yeni bölümleri bekliyorum. Eski bölümleri sıkça izliyorum falan.

Geçenlerde bir derginin verdiği iskambil destesi arasında yer alan bu özel kartlar hasret gidermeme yardımcı olmakla kalmadı, beni çok mutlu etti. Bu sebeple blogumda da paylaşmak istedim.

Kartlardaki karakterler 11.doktor ünvanı ile bilinen Matt Smith, düşman tayfasından bir adet Siberman ve 11. doktorun sevgili yoldaşı Amy Pond. 



Fantastik, bilim kurgu tarzı film ve dizileri sevenlere bu yabancı diziyi şiddetle öneririm. Zamanda yolculuk, zaman lordları ve daha bir çok farklı kurguyu sunan bu güzelim yapıt, 1963'den itibaren sürekli değişen doktorları ile hala bir efsane!


17 Eylül 2013 Salı

Kitaplar #5: Hayvan Çiftliği

Merhabalar,

Havaların serinlediği, yazın kendini sonbahara teslim ettiği şu günlerde, düzenli bir işi olmayan ve bir şekilde evde takılanlar için en güzel öneri tabii ki de kitap okumak! Kitap okumaya biraz daha eğlenceli bir şeylerle başlarsanız eğer sıkıntınızı da azaltmış olursunuz. Sıkılırım diyorsanız tabii çok güzel filmler de var izleyebileceğiniz. Yani bir şekilde vakti boş geçirmeyin, değerlendirin, öğrenin! ;)


Ben önceden severek, bir çırpıda okuduğum bir kitaptan kısaca bahsedeceğim bu yazımda. Kitabın adı Hayvan Çiftliği ve yazarı ise, kesin duymuşsunuzdur, usta George Orwell.





Hayvan Çiftliği, kitabın kendini de tanıttığı gibi ''Bir Peri Masalı''. Şaşırmayın ama, bu masal büyükler için. Kitabın arka kapağındaki şu cümleler kitap hakkında özetleyici olacaktır:


''Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirirler. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar; kısa sürede önder bir takım oluştururlar ve devrimi de onlar yolundan saptırırlar. Ne yazık ki domuzların yönetimi ile birlikte, insanlardan daha acımasız ve daha baskıcı bir diktatörlük kurulmuştur artık.  George Orwell bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir.  Romandaki önder domuzun düpedüz Stalin'i simgelediği açıkça görülmektedir.''


Okurken hiç sıkılmadığım aksine çok büyük keyif aldığım bu kitabı her yaştan herkese tavsiye edebilirim. Birbirlerine ''yoldaşlar'' diye hitap eden bir çiftlik dolusu hayvan, kendilerince oluşturdukları ve sabah akşam söyledikleri eğlenceli marş, en büyük kuralları arasında yer alan Yedi Emir ve daha bir sürü ayrıntı sahiden de okunmaya değer. 


Kitapta geçen ve benim beğenerek altını çizdiğim bir kaç cümle:


'' İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır! Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de, tüm hayvanların efendisidir.'' (s,22)


'' İki ayaklılar düşmanımızdır, dört ayaklılar ve kanatlılar dostumuzdur. Şunu da unutmayın ki, insana karşı savaşırken sonunda ona benzememeliyiz.  Onu alt ettiğiniz zaman bile, onun kötü alışkanlıklarını benimsemeye kalkmayın. Hiçbir hayvan asla bir evde yaşamamalı, yatakta yatmamalı, giysi giymemeli, içki ve sigara içmemeli, paraya el sürmemeli, ticaretle uğraşmamalı. İnsanın bütün alışkanlıkları kötüdür. Ve en önemlisi hiçbir hayvan kendi türünden olana zorbalık etmemeli. Güçlüsü güçsüzü, akıllısı akılsızı, hepimiz kardeşiz. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmemeli. Bütün hayvanlar eşittir.''  (s,25)


Özellikle bu son cümle ne kadar vurucu değil mi? Günümüzde çokça ihtiyaç duyulan bir hatırlatma bence..

Kitap sevimli, cümleler sevimli ve içindeki resimler daha da sevimli. Neşeyle okuyacağınız bir yapıt. İyi okumalar şimdiden! :)

13 Eylül 2013 Cuma

Kitaplar #4: Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü


Merhaba henüz fazla sayıda olmayan takipçilerim, okurlarım :)

Bugünki kitap yazımda Aimee Bender'in kaleme aldığı Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü isimli kitaptan bahsedeceğim biraz. Kışın bitirmiştim bu kitabı. Tam da mevsimiymiş yani, denk geldi. Çünkü kitap çok dingin, uykulu uykulu okudum hatta.


Kitabın ismi ilgimi çekmişti. Bir limonlu pastanın ne gibi bir hüznü olabilir merak etmiştim. Sahiden de varmış bir hüznü, üstelik sadece limonlu pastanın değil her yiyeceğin ve içeceğin. Hem de ''sıra dışı'' bir hüznü.





Kitabın kahramanı 9 yaşındaki Rose için hayat gayet normal devam ederken bir gün şekil değiştirir, hayatın tadı değişir. Rose annesinin yaptığı pastayı yedikten sonra kendini mutsuz, üzgün hissetmeye başlar. Başlarda bir şey anlamayan Rose zamanla yediği her yiyecekten sonra bir sürü şey hissettiğini fark eder.  Rose yerken ağzına yiyeceğin tadından çok onu yapan kişinin duyguları, bitkilerin toplandıkları yerlerin rüzgarı ve kokusu, eğer fabrika ürünü ise oraya ait bir şeyler geldiğini fark eder. Bu çok tuhaf bir his fakat özel bir güçtür. Rose bu özel yeteneğini önemsemez başta, reddeder. Ama annesi ile ilgili gerçekleri ortaya çıkarma isteği ve annesine olan kızgınlığı ise bu yeteneğinin üstüne gitmesini sağlar.


Rose evde ufak denemeler yapmaya başlar abisi Joseph'in arkadaşı olan ve çok hoşlandığı George ile. Yiyecekleri farklı şekillerde pişirerek yer, bir çok şey dener. Zaman içinde çok ustalaşacağı bu yetenek Rose için aslında acıdan başka bir şey getirmez. 


Rose  babası ve abisi Joseph'in de özel yeteneklerinin olduğunu anlar. Joseph'in gücü yani ilginç yeteneği Rose'u çok sarsar, hatta onun için yıkım olur. Joseph konsantre olunca nesnelerin şeklini alabilmektedir. Yani bir nesneye dönüşebilmektedir. Rose onu ilk gördüğünde Joseph bir sandalyeye dönüşmekteydi ve yarıda kaldığı için Rose abisinin pantolonunun paçalarından onun bacaklarını değil sandalyenin metal bacaklarını gördü. Çok şaşıran ve idrak edemeyen Rose ilk olarak ''Canın yanmıyor mu?'' diye sordu abisine. Burası beni etkilemişti. Zaten annesinin kendilerinin dışında ikinci bir hayat sürüyor olmasını herkesten, hatta annesinden bile gizlemek zorunda oluşu Rose için oldukça zorken, bir de Joseph ondan sırrını tutmasını ister.


Bir ailenin dramı, aile ve arkadaşlık ilişkileri,  özel yeteneklere sahip çocukların hayattaki yerleri gibi farklı konular çevresinde dönen kitap, konusu aslında oldukça heyecanlı olmasına rağmen o kadar da heyecanlı ilerlemiyor. Dingin ve oldukça sakin bir şekilde olayları takip ederken bazen sıkılmıyor değilsiniz aslında. 


''Bitireyim madem ne olacak sonunda, bu yetenekler ile Yetenek Sizsiniz'e katılacaklar mı bakayım'' diye düşünerek bitirdim ben :) Ben sürükleyici bulmasam da aa evet hoşmuş, güzelmiş dediğim bir kitap oldu kendisi. Hikayeyi verme şekli ile değil ama hikayesi ile beni cezbetti.

Aynı konu daha heyecanlı bir yazarın kaleminden çıksa, sürüklese bizi eminim daha güzel olurdu tabii. Neyse işte, böyle olmuş. 


Sevgiyle..

12 Eylül 2013 Perşembe

Nohut Kafa Fırat

Fırat karikatürünü çok seviyorum, bayılıyorum, hastasıyım!! Her seferinde beni gülümseten hatta baya güldüren bir şey kendisi. Hatta böyle olsa da yesem, sevsem dediğim bir şey. Keşke Şirinler gibi falan animasyon filmi çekilse ya, doya doya izlerim.

Fırat’a can veren ve bizlerle buluşturan Uğur Gürsoy’a da çok çok teşekkürlerimi sunarım efenim buradan. Konuşması, hareketleri, mahalle muhabbetleri aynı biz ya! Fırat benim çocukken oturduğum mahallenin, salçalı ekmek yiyen bir çocuğu sanki.

‘’Allahım yareppim’’, ‘’Aklın bilemedi mi?’’, ‘’Dinimiz amin’’, ‘’Yok yea’’ ve daha bir sürü sözü benim de dilime pelesenk oldu. Bücürük, nohut kafa biri bu Fırat işte.

Uykusuz’dan ve Beslenirkibu’dan takip ediyordum Fıratcığımı ama ısrarlarıma dayanamayıp sevgilim Gökhan'ım sağolsun bana karikatürlerinin toplandığı kitap serisini aldı ve ben hem mutlu oldum hem de Fırat’a yine aşık oldum. :)




Değişik bişe Fırat’a gülmek sanırım, çünkü benim okuyup yıkıldığım karikatürleri bazen arkadaşlarıma, kardeşime falan gösterdiğimde aynı etkiyi göremiyorum. Ama tabii benle aynı kafadan olanlar da yok değil, mesela canım arkadaşım Şule’m.

İş yerinde otururduk ekranın karşısına, ya da birbirimize link yollardık Şule ile, sürekli gülerdik. Hatta çatlayacak gibi olmuştuk bir keresinde :) Demek bu Fırat kafası başka bir kafa. Yalnız güzel kafa :)

Şimdi kitaplarının yanında hedefim Fırat anahtarlığı, Fırat kupası falan gibi eşyalarına sahip olmak. Evimde boy boy dizerim her yere :)

Henüz tanışmayanlar varsa tanışsın Fırat ile, valla yoksa çok şey kaçıracaklar.


13 Ağustos 2013 Salı

Kitaplar #3: Kırmızı Pazartesi


''İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü''


Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi isimli romanı için yukarıdaki şu kısa açıklama yer alıyordu kitabın kapağında.


Kırmızı Pazartesi'yi okudum bitirdim. Açıkçası çok sürükledi beni, bir çırpıda bitirdim diyemeyeceğim. Bir kaç gün elimde süründü kitap. Başları çok sürükleyici gelmedi, sarmadı çünkü. Lakin bu büyük üstada saygısızlık etmeyeyim dedim ve azimle okuyup bitirdim kitabı. Sonlarına doğru heyecanlandı ve bir çırpıda okuyuverdim. Son sayfaları özellikle çok etkiledi beni. Çok kızdım, üzüldüm.


Kırmızı Pazartesi'de öykünün kahramanı olan Santiago Nasar isimli gencin öldürüleceği daha ilk sayfadan bildiriliyor. Nasıl öldürülmüş, ne olmuş diye de devamını getiriyor yazar ve siz de meraklıysanız eğer sıkılmadan okuyorsunuz. Çarpıcı olan ve bu romanı büyük bir eser yapan özelliği ise yazarın üslubunun yanı sıra olayın yalınlığı. Hiç bir komplo, plan yok kitapta.




Santiago'nun katilleri olan ikiz kardeşler Santiago'yu öldürmek için aradıklarını saklayıp gizlemeden, herkese sorarlar. Olay küçük bir kasabada geçtiği için herkes, tüm esnaf birbirini tanır. Üstelik ikizler ellerinde bıçakla Santiago'yu ararlar. Her duyan da inanmaz, duyar unutur bunu. Hiç kimse gidip Santiago'yu uyarmayı düşünmez. İkizleri ikna etmek de kimsenin aklına gelmez. Biz duyduk ya, Santiago da duymuştur nasılsa derler. Önlemini almıştır diye düşünürler. Oysa son ana kadar Santiago'nun haberi olmaz.


İkiz kardeşlerin hiç çekinmeden birini öldüreceklerini herkese söylemeleri,üstelik açıkça ellerinde bıçakla gezmeleri belki de korkudandı. Belki birileri kendilerini şikayet eder, yakalatır; ya da en azından vazgeçirmeye çalışırlar diyeydi. Oysa adeta herkes sözleşmiş gibi, kayıtsız durdu. Bu kısmı işte çarpıcı. Bir toplumun gizli bir ağız birliği etmesi, ne ilginç...


Diğer ilginç kısım ise olay gününü geri dönüşlerle anlatanların farklı farklı şeyler hatırlaması. Bazıları o günü yağmurlu olarak hatırlarken, bazıları ise o gün yağmur olmadığına eminler. Bazıları karanlık, kasvetli bir gün diye tasvir ederken; bazıları da güneşin altın gibi parıldadığı bir günü hatırlıyor.


Kitabın artık son demlerinde Santiago'nun annesinin oğlunun kurtarmak için kapıyı kapatmaya çalışması ama tam tersi oğlunun ölümüne en büyük zemini hazırlaması da çokça etkiledi beni. Ve tabii ki ölüye yapılan işkence! Bilibçsizce yapılan bir otopsi ve acemilerin elinde kokuşan, bomboş bir cesede dönen cenaze! Çok acınası gerçekten.




Tüm bunları büyük yazar çocukken yaşadığı bir olayı anımsayarak kaleme almış. Bu olay olduğunda o daha bir çocukmuş ve yıllar sonra hatırında kalanlar ve araştırdıkları ile bu olayı bir baş yapıt haline getirmiş. 

Açık seçik bir cinayet ve bu cinayete tepkisiz ve kayıtsız bir toplumunun portresi diyebiliriz kitap için. Peki Attila İlhan ne demişti, hatırlar mısınız? Uygun olacak diye düşünüyorum ve paylaşıyorum;


 ''Cinayeti kör bir kayıkçı gördü,

   Ben gördüm kulaklarım gördü''

30 Temmuz 2013 Salı

Büyükada Kartpostalı

Ada sahillerinde bekliyorum. . .



Büyükada'ya ait bu kart postalı geçen seneki doğum günümde, yani 17/08/2012'de Büyükada'dan almıştık Gökhan ile. Faytonlar ve enfes gökkuşağı yani alaimisema manzarası hep huzur verir bana. Harika bir doğum günü sabahıydı asla unutamayacağım... :)


Gökhan sabah erkenden gelip beni alacaktı, birlikte adaya gidecektik kahvaltıya, sürpriz değildi o kısmı. Ben uyandım tabii süslendim, hazırlandım sevgilimi beklemeye başladım. Zile de basmaz düşünceli yarim uyuyorlardır annemler diye. Ben de arabanın sesini duyunca hemen açtım kapıyı. Bir baktım elinde pembe, tüllü, şirin mi şirin bir kafes ve içinde yeşil minik bir kuş! Sevda papağanı diye geçermiş, minik açık yeşil bir yavrucuk. Çok mutlu olmuştum. Çocukken beslediğim civcivler ve arada alıp bakmaya çalıştığım Japon balıkları dışında ilk defa bir hayvanım olacaktı. Hemen sarılıvermiştim aşkıma, teşekkürler havada uçuştu falan tabii. Hemen vapura yetişmemiz gerekiyordu o yüzden kuşum ile pek vakit geçiremeden ama suyunu ve yemini de doldurmayı ihmal etmeden çıkmıştık biz. Yolda kuşuma isim bile düşünmüştüm; ismi Zeze olacaktı ve oldu da.


Zeze çok şirindi, geç alıştı bana ama birlikte çok vakit geçiremedik; yalnızca bir kaç ay beraberdik. :( Kafesin altındaki gazete kağıtlarını değiştirdikten sonra balkona indirmiştim az hava alsın diye, ben de yanına gidecektim. Daha çayımı alıp balkona yetişmeye fırsat kalmadan annemin bağırmasını duymuştum. Kafes tam oturmamış ve özgürlüğe sevdalı Zeze'm de hemen oradan kaçıvermişti. :( Sağa sola, komşu balkonlarına bahçelere bakındık. Günlerce kafesi açık bir şekilde balkonda tuttum hatta tanır da gelir diye. Ama gelmedi :(


Neyse, Zeze böyle mutsuz bir anım işte belleğimde. O güne dönecek olursak, Gökhan ile vapura yetişmiştik. Vapur sakindi dilediğimiz gibi oturup fotoğraf çekilmiştik. Rüzgar suratımızı yalarken, martıların eşliğinde hayallere dalmıştık. Çok güzel bir sabahtı yahu, şimdi yazınca suratımda oluşan tebessüm de bunu anlatıyor. Büyükada'ya indik sahilde güzel bir kahvaltı yapmıştık. Sonra biraz ada içlerine doğru yürüyüşe çıkmıştık. Her Büyükada seferimizde bir Aya Yorgi çıkartması yaparız ve Gökhan çok yorulduğu için hep sitem eder. Bu yüzden o gün o kadar yukarı gitmedik. Ada sokaklarını arşınladık. Benim eski evlere, hele ki adadaki yapılara olan hayranlığımı bilen sevgilim buna ses etmedi tabii. :) Dolaştık erguvanların arasında, atların rüzgarında. Antikacılara da baktık, hatta evimiz için süs eşyası bile beğenmiştik. Gökhan'ın olmazsa olmaz Gramafonu orada da karşımıza çıkmıştı. Sonra dondurmamızı yedik, limonatalarımızı içtik ve Gökhan'ın işi olduğundan dönmek için yine iskeleye gelmiştik. O sırada bana bugunün bir hatırası olsun demiştim ve düşünürken iskeledeki kırtasiyede bu kart postalı görmüştük işte. Arkasına yazdığım not da, bu güzelim manzara da o günden yadigar işte. Güzel bir günden...


Ben eve gidip Zeze ile vakit geçirip bir yandan da gün boyu susmayan telefonumla konuşurken akşam üstü oluverdi tabi. Akşam Gökhan yine geldi ve yine vapura atlayıp Karaköy'e gittik. Daha askerdeyken bana sözü vardı, unutmamıştı yarim. Doğum günümde dışarıda yemek yiyecektik ve de o gün yedik. Rakı-balık planımız vardı ama Gökhan araba kullanacağı için ve benim de canım rakı istemediği için onu içecek kısmını değiştirsek de yine balıklarımızı yedik. Hem de Karaköy'de tam da sahilde bir restoranın terasında! Karşımızda saraylarıyla ve camileriyle Tarihi Yarımada, güzelim İstanbul ve gökyüzünde bize eşlik eden yıldızlar ile. Çok güzel bir akşamdı. Yemekten sonra Galata köprüsünden el ele yürüyerek Eminönü tarafına geçtik ve yine vapurumuz ile Kadıköy'e döndük. Oradan da eve. Beni eve bırakıp gidecekti Gökhan işi varmış öyle demişti. Bu güzel günün bitmesine, ondan ayrılacağıma birazcık içim burkulurken eve vardık ve bir de ne göreyim? Bizim ev ahalisi, Gökhan'ınkiler, halamlar, amcamlar hepsi birden bizim bahçede ellerinde pasta ile beni bekliyorlar. Çok şaşırmış ve de duygulanmıştım. Hepsi ile görüşüp, dileklerimi dileyip pastamı kestikten sonra o gecenin, o günün mimarı olan nişanlıma sarılıp doya doya yine bir teşekkür yağmuruna tutmuştum onu. :)


Bir kart postal ekleyip, iki satır yazıp gidecektim bak, beceremedim. Ama ne yapayım, o gün iki kelime ile geçiştirilemezdi. Şahaneydi.. E tabii çıtayı da yükseltti. :)


Herkesin yüreğine umut dolsun, taşsın, alaimisema ile aydınlansın dilerim..


18 Temmuz 2013 Perşembe

Kitaplar #2: Küçük Prens


Küçük Prens kitabını çocukluğunuzdan beri duyarsınız. Ben mesela ilk okuldayken okumuştum ama açıkçası bir şey anlamamıştım. Bir 'masal' oldu tebessüm ettirdi bana o kadar. Büyüyünce, ki bu büyümek üniversiteyi de bitirdikten sonra oluyor, tekrar okudum ve bayıldım!


Bir kez bitirdim kitabı, doyamadım. Tadı damağımda kaldığından bir kez daha okudum. Bu sefer kelimeleri sindire sindire, kitabı koklayarak okudum. Çok şeker be!


Küçük çocuklar için değil sadece Küçük Prens kitabı, bu algıyı kırmak lazım. Her yaştan insana kendini okutabilen, herkese tebessüm ettirebilen bir kitap. Bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası nasıl görünür merak ettiniz mi? İşte bu kitap bunun cevabını veriyor bizlere. Gerçek mi masal mı başta tam anlayamadığımız kitapta, uçağı bozulan ve Sahra Çölü'ne düşen bir pilotun o çölde Küçük Prens ile karşılaşması anlatılıyor. O kadar yalın, güzel.


Kitabın fotoğrafını çekerken yanına ona yakışır bir şeyler eklemek istedim. Nişanlım, can yarimin bana askerdeyken hediye ettiği bu atlı karınca figürlü müzik kutusu pek uygun düşer diye düşündüm. O da tıpkı bu kitap gibi çocukluğuma götürüyor beni.




Kitaptan bir kısmı da paylaşmak istiyorum:


“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.''





Küçük Prens sizi derin düşüncelerinize olmasa bile çocukluk anılarınıza götüren bir kitap. Yani güzel, yani sevimli, yani eğlenceli. Ben okudum, pek beğendim. Buradan duyurayım istedim. Dilerseniz siz de okuyun. Dostça kalın... :)

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Kitaplar #1: Mino'nun Siyah Gülü

Bazı kitaplar vardır, okurken hikayelerini ta derinde hissedersiniz. Bitmesin istersiniz, bittiğinde boğazınızda bir şeyler düğümlenir. Çok sevdiğiniz bir dizi ya da filmin sonuna geldiğinizde de aynı hissi yaşayabilirsiniz gerçi. 

Yalnız bu kitap bana bunun dışında da bir şey hissettirdi. Sanki hikaye bendim, bizdik. Kendi ailemden birileriymiş gibi yakın hissettim, öyle bağlandım sevdim. 


Şimdi de baş ucu kitabı modunda kendisi. Sahi daha adını söylemedim değil mi? Bu güzelim kitabın adı Mino'nun Siyah Gülü. Kitabın yazarı da güzel insan Hüsnü Arkan.

Mino'nun Siyah Gülü isimli bu güzel kitabı bloga taşıdım ama ne yazayım hakkında bilemedim. Yani kullanacağım kelimeleri seçemiyorum. Kitap bir kere çok sade. Dingin bir halde ilerliyor. Sürekli geriye dönüşlerle, anılarla ilerliyoruz. O kadar narin, kibar ki. Huzur da var içinde. Hele Hüsnü Arkan'ın o sakin betimlemeleri adeta o manzarayı siz de izliyor, ya da siz de o odadaymışsınız hissi veriyor size. 

Mino yani Münevver kitabı okuyunca hayran kalacağınız bir kadın. Aynı zamanda ''Deli mi bu'' diye düşünmekten de kendinizi geri alamayacağınız bir kadın. Öyle doğal, öyle çocuksu. Mino ve babası, Mino ve abisi, Mino ve yengesi. Kitap ilişki ağları ile dolu. Yalnız Mino ve yengesi'nin ilişkisine öldüm, bittim, bayıldım. Çok şekerler!

Şeker olan bir başka şey ise, Mino'nun sevdiği adam Cahit'ten sürekli Cahit Adamı diye bahsetmesi, öyle hitap etmesi. 

Kitaptan bir kaç satır buyurmaz mısınız?

"… Kulaklarını aç yengecim beni dinle; ben aşık oldum… çok az şey söyleyeceğim; çünkü ben aşık oldum… Ben daha çok gencim, biliyor musun? Bugün 25 yaşıma bastım. Sen Eylül renklerini bilir misin? Onlara basar gibi bastım. Renklere basınca değişirler bunu bilir misin? Örneğin benim üstüme biri basarsa cağırtlak rengi olurum. Bir yaprağa basarsan, o yaprak hışırt rengi olur… gözlerimi alabildiğime açıyorum; bunları göreyim diye… peki görebiliyor muyum? Hayır! Çünkü ben ne rengiyim? Şu sıralar aşk rengiyim…"

Kitap ile birlikte bir CD veriliyor. Bulamazsanız da hemen internetten dinleyebilirsiniz. Hatta sizin için ben de paylaşayım. 5 Mayıs isimli bu şarkı hem kitaba dahil, hem tüm Türkiye'ye. Tanıdık ezgiler, benzer hıçkırıklar sunuyor.


İyi okumalar dilerim. Dinginliği sizi sıkmazsa eğer çok memnun kalacaksınız. ;)